Milletlerarası Özel Hukukun Mekânsal Tasavvuru ve Küresel Değer Zincirleri: Lex Loci Delicti/Damni Kuralının Yeniden Değerlendirilmesi
Mülkiye Milletlerarası Özel Hukuk Sempozyumu, 13 - 14 Temmuz 2026, cilt.959, sa.670, ss.33-35, (Özet Bildiri)
- Yayın Türü: Bildiri / Özet Bildiri
- Cilt numarası: 959
- Sayfa Sayıları: ss.33-35
- Ankara Üniversitesi Adresli: Evet
Özet
Yabancı unsurlu özel hukuk ilişkilerine uygulanacak hukukun tespitinde
büyük ölçüde coğrafî irtibat noktaları esas alınmaktadır. Tarafların mutad
meskeni veya yerleşim yeri, sözleşmenin ifa yeri, haksız fiilin işlendiği yer ya da
zararın meydana geldiği yer gibi bağlama noktaları, uyuşmazlık ile belirli bir
hukuk düzeni arasında yeterli bir yakınlığın bulunduğu varsayımına
dayanmaktadır. Bu yakınlık, genel olarak uyuşmazlığın belirli bir devletle
kurduğu coğrafî bağlantı esas alınarak tespit edilmektedir.
Nikolas M. Rajkovic’in milletlerarası hukukun kartografik temellerine
yönelik eleştirileri, bu mekânsal varsayımların yeniden değerlendirilmesi
bakımından önemli bir hareket noktası sunmaktadır1
. Rajkovic’e göre
milletlerarası hukuk yalnızca dünyayı düzenleyen kurallar bütünü değil, aynı
zamanda dünyayı belirli biçimlerde görmemizi sağlayan bir düşünmeçerçevesidir.
Bu düşünme çerçevesi, dünyayı sınırları belirli ve birbirinden
ayrılmış egemen devletlerden oluşan bir harita olarak tasavvur etmektedir. Böyle
bir perspektifte hukukî ilişkiler, kural olarak belirli bir ülkesel alan içerisine
yerleştirilmekte; düzenleme yetkisi de ilgili devletin egemenlik alanı ile
ilişkilendirilmektedir.
Rajkovic'in eleştirisi, bu kartografik tahayyülün günümüzün sınır aşan
ekonomik ve toplumsal ilişkilerini açıklamakta giderek yetersiz kalmasına
yöneliktir. Zira ekonomik güç, üretim süreçleri ve karar alma mekanizmaları
artık çoğu zaman devlet sınırları içerisinde örgütlenmemekte; küresel değer
zincirleri, dijital ağlar ve ulusötesi organizasyon yapıları aracılığıyla
işlemektedir. Buna rağmen hukukî analizlerin hâlen büyük ölçüde ülkesel
kategoriler üzerinden yürütülmesi, bazı ilişki ve güç biçimlerini görünür
kılarken, diğerlerini görünmez bırakabilmektedir.
Milletlerarası özel hukukta kullanılan geleneksel bağlama noktaları da
büyük ölçüde bu düşünsel zeminden besleniyor gibi görünmektedir. Tarafların
yerleşim yeri, fiilin işlendiği yer veya zararın meydana geldiği yer gibi irtibat
noktaları, uyuşmazlığın belirli bir devletin düzenleme alanına ait olduğu
varsayımına dayanmaktadır2
. Böylece uygulanacak hukukun belirlenmesi, esas
itibarıyla uyuşmazlığın hangi egemenlik alanıyla daha yakın ilişki içerisinde
bulunduğunun tespit edilmesi meselesi olarak ortaya çıkmaktadır.
Milletlerarası özel hukuk düşüncesi uzun süredir katı ülkesellik anlayışının
sınırlarını aşmaya çalışmaktadır. Özellikle Amerikan kanunlar ihtilâfı devrimiyle
birlikte, bağlama kurallarının tespitinde devlet menfaatlerini, taraf beklentilerini
ve uyuşmazlığın özelliklerini dikkate alan yeni yöntemler geliştirilmiştir3
.
Avrupa’da da esnek bağlama teknikleri aracılığıyla daha sıkı ilişkili hukukun
uygulanmasına yönelik çabalar ile benzer bir dönüşüm yaşanmıştır4. Böylece
milletlerarası özel hukuk, uygulanacak hukukun belirlenmesinde
fonksiyonel/işlevsel değerlendirmelere daha fazla yer veren daha esnek bir
yapıya kavuşmuştur. Ancak bu dönüşüm büyük ölçüde aynı ülkesellik
paradigması içerisinde gerçekleşmiştir. Yakınlık düşüncesi korunmuş, fakat
yakınlığın ne olduğu sorusu çoğu zaman coğrafî bağlantılar çerçevesinde
cevaplandırılmıştır. Başka bir ifadeyle, modern milletlerarası özel hukuk klasik
bağlama kurallarının katılığını önemli ölçüde yumuşatmış olmakla birlikte,
uyuşmazlıkları hâlen belirli bir hukuk düzenine mekânsal olarak yerleştirmeye
çalışmaktadır.
Çok uluslu şirketlerin küresel değer zincirleri aracılığıyla yürüttükleri
faaliyetler, yalnızca mevcut bağlama kurallarının yeterliliğini değil,
uyuşmazlıkların nasıl haritalandırıldığını da sorgulamayı gerekli kılmaktadır.
Zira günümüzde karar alma, finansman, risk yönetimi ve üretim süreçleri farklı
devletlere yayılmış olmasına rağmen, milletlerarası özel hukuk hâlen bu ilişkileri
belirli bir ülkesel alan içerisine yerleştirmeye çalışmaktadır. Böyle bir yaklaşım,
şirket faaliyetlerinin ekonomik ve organizasyonel bütünlüğünü görünmez
kılarken, uyuşmazlığı belirli bir coğrafî noktaya indirgeme eğilimi taşımaktadır.
Bu durum, Rajkovic’in atıfta bulunduğu Kenneth Burke’ün “görüş alanı
(circumference)” kavramını hatırlatmaktadır. Bir uyuşmazlığın hangi çerçeve
içerisinde ele alındığı, hangi olguların hukukî açıdan anlamlı kabul edileceğini
de belirlemektedir. Küresel değer zincirlerinden doğan uyuşmazlıklar yalnızca
zararın meydana geldiği yer perspektifinden değerlendirildiğinde, şirket
faaliyetinin bütününe ilişkin unsurlar analiz dışında kalabilmektedir. Buna
karşılık değerlendirme çerçevesi genişletildiğinde, karar alma süreçleri,
ekonomik kontrol ilişkileri ve risk yönetim mekanizmaları da uyuşmazlığın
merkezî unsurları hâline gelmektedir. Böylece sorun, yalnızca hangi hukukun
uygulanacağı değil; uyuşmazlığın hangi ölçek içerisinde anlamlandırıldığı ve
hangi ilişkilerin hukukî değerlendirmeye dâhil edildiği sorunu hâline
gelmektedir.
Bu çalışma, küresel değer zincirlerinden doğan haksız fiiller bakımından
yakınlık ilkesinin işlevsel bir bakış açısıyla yeniden yorumlanması gerektiğini
savunmaktadır. Bu çerçevede uygulanacak hukukun belirlenmesinde,
uyuşmazlığı belirli bir coğrafî noktaya yerleştiren geleneksel bağlama
noktalarının yanı sıra, şirket faaliyetinin ekonomik ve organizasyonel
bütünlüğünü yansıtan unsurların da dikkate alınması gerektiği ileri
sürülmektedir. Rajkovic’in milletlerarası hukukun kartografik temellerine
yönelik eleştirilerinden hareketle, modern milletlerarası özel hukukta uzun
süredir devam eden esneklik arayışının, küresel ekonomik faaliyetlerin
organizasyonunu dikkate alan daha işlevsel bir yakınlık anlayışı doğrultusunda
geliştirilmesi gerektiği savunulmaktadır.