Dil-tarih ilişkisi bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça tarih yazıcılığı (XVI. ve XVII. yüzyıl örnekleriyle)
Tezin Türü: Doktora
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İSLAM TARİHİ VE SANATLARI ANABİLİM DALI, Türkiye
Tezin Onay Tarihi: 2002
Tezin Dili: Türkçe
Öğrenci: EYÜP BAŞ
Danışman: İRFAN AYCAN
Özet:BAS, Eyüp, Dil-Tarih İlişkisi Bağlamında Osmanlı Türklerinde Arapça Tarih Yazıcılığı (XVI. ve XVII. Yüzyıl Örnekleriyle), Doktora Tezi, Danışman: Prof. Dr. İrfan AYÇAN, VIII+223S. Osmanlı Devleti İslâmî kimliği nedeniyle, daha kuruluştan itibaren diğer müslüman milletlerin kültürleriyle etkileşim içerisinde olmuştur. Bu etkileşimi en hissedilir ölçüde dil hususunda yaşamış olan Osmanlı Türkleri, medreselerinde Arapça öğretim görmüşler, başta İslâmî ilimler olmak üzere ilmî çalışmalarda genel olarak Arapça'ya bağlı kalmışlardır. Edebiyatta ise Farsça'nın ağırlığı söz konusudur. Osmanlı Türkleri, medreselerde Arapça bir eser kaleme alabilecek düzeyde Arapça öğrenmişlerdir. Şüphesiz bu durum, ana dili Arapça olan bir kişiyle kıyaslanamayacak bir gayrettir. Fakat buna rağmen eserlerini Arapça kaleme almaya çalışanlar olmuştur, özellikle İslâmî ilimlerle ilgilenenler, bu hususta kendilerini ilmî ve kültürel çevrenin baskısı altında hissetmişler, Türkçe yazmaları durumunda ayıplanma endişesi taşımışlardır. Bu nedenle Türkçe, bilim dili hüviyeti kazanamamıştır. Osmanlıların tarih yazıcılığı tecrübesinde ise, bu gelişmeler açısından kısmen olumlu bir görüntü söz konusudur. Padişahlara övgüler yağdırmak kastıyla yazılmış şehname tarzındaki eserler dışında, Farsça yazılmış eser oldukça az olduğu gibi, Arapça olarak da XVI. yüzyıl öncesi sadece iki örnek bulunmaktadır. Mısır fethi (151 7) sonrası Arap toprakları üzerinde kurulan hakimiyete bağlı etkileşim nedeniyle, XVI ve XVII. yüzyıllarda Arap tarihçiliğinin tesirinde kalındığı görülmektedir. Bu etki sadece yazımlarında kullanılan üslup, metot, tür ve takip edilen tarih felsefesi yönlerinden olmayıp, bazı yazarların tarih alanındaki eserlerini Arapça yazmalarına da kısmen sebep olmuştur. Söz konusu etkileşimin en hissedilir şekilde XVI. ve XVII. yüzyıllarda yaşanması nedeniyle, bu yüzyıllarda kaleme alınmış örnekler üzerinde yoğunlaşmış olan tezimizde ulaşılan sonuç, eserlerin Arapça yazılmasında, bu dilin din dili olmasından kaynaklanan bir bağlayıcılığın değil, ilmî ve kişisel tercihlerin etkili olduğudur. Örneklerimizden bütün eserlerini Arapça yazmış olan Taşköprülüzâde (Ö.1561) hariç, Cenâbî Mustafa Efendi (Ö.1590), Kâtip Çelebi (Ö.1657) ve Müneccimbaşı (Ö.1702)'nın, Türkçe eserler de kaleme almış olmaları belirttiğimiz neticeyi gerekçelendiren bir husustur. Osmanlı tarih literatüründe, Arapça yazılmış olmaları nedeniyle üzerlerinde ayrıntılı olarak durduğumuz Nevâdîru'l-Ahbâr, Şakâiku'n-Nu'mâniyye, Aylamu'z-Zâhir, Fezleketü't-Tevârîh, Keşfü'z-Zünûn, Süllemü'l Vüsûl ve Câmiu'd-Düvel dışında, mikro tarih çalışmaları olarak görülebilecek risale düzeyinde bir iki eser bulunmaktadır. Netice olarak belirtebiliriz ki söz konusu eserler, Osmanlı Türklerinin neticede ana dili olmayan bir dille yazılmış olduklarından, Türkçe yazılmış olanlara göre kendilerinden istifade sınırlı düzeyde kalmış, popülarite yakalayamamışlar ve matbaanın kuruluşundan sonra da basılma imkanı bulamamışlardır. Bunlardan bazılarının, yazıldıkları dönemde veya sonra yapılmış tercümelerinin başında, mütercimleri tarafından "fevâidi âm olmak için" Türkçe'ye çevirildiklerinin belirtilmesi, haklarında öne sürdüğümüz kanaati destekleyen verilerdir.