Kur`an-ı Kerim`de Din Kavramı


Prof. Dr. İSMAİL ÇALIŞKAN

Tez Türü: Doktora

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri (Dr), Türkiye

Tez Danışmanı: Salih Akdemir

Tezin Onay Tarihi: 1998

Tezin Dili: Türkçe

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Kur’an, sürekli üzerinde düşünmekle (tefekkür/tezekkür) şeffaflaşan anlamlar bütünüdür. Bu yapıldıkça derinliğe gidilir ve asıl söylenmek istenen şeyler tebellür eder. Bu sebeple sadece literal okuma (tilavet) ile yetinilemez. Onun en temel ve en genel kavramlarından birisi olan din de bu metotla okunmalıdır.

            Böyle bir amaçla Kur’an bağlamında din kavramı ele alındığında  önce, dîn kelimesinin semantik incelemeye tabi tutulması gerekir. Buna göre din kelimesinin lugatta şu üç temel anlama sahip olduğu anlaşılmaktadır: Karşılık vermek (cezâ), itaat etmek (at) ve adet (‘âdet). Bu anlamların bütünden hareketle din kelimesinin, iki obje arasındaki karşılıklı ikili ilişkiyi anlattığı ortaya çıkmıştır. Kur’an, din kelimesini cezâ anlamında kullanmış, âdet anlamını da kavramlaştırmıştır.

            Kendi içerisindeki kavramsal örgüye göre merkezde din kavramı olmak üzere başka önemli kavramların da bu alana dahil olduğu ve bir çerçeveyi tamamladığı görülmektedir. Buradan hareketle dilde kullanılan temel anlamlarına uygun olarak kavramlaştırdığı altılı kelime grubu (millet, şerî‘at, fıtrat, ümmet, hanîf, islâm) ile Kur’an, din kavramını tasvir etmekte ve onun anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Buna göre; şeriat, insanı hedefine ulaştıran yol; millet, bu yolculuk sırasında uyulacak ve uygulanacak zihinsel ve eylemsel ilkeler; ümmet, ortak gaye olarak belirlenen ilkeler etrafında buluşan ve bu ilkelerin belirlediği yolda yürüyen insanlar topluluğu; hanif, bu yolda takınılacak ana tavır (tevhit); İslam, bu yürüyüşün özü ve adı ve nihayet fıtrat, yukarıda tasvir edilen yürüyüşün insanın orijinal ve gerçek formunu muhafaza eden asli yürüyüşü ve ona en uygun davranışı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün dinlerin sonradan ortaya çıktığına ve bunlar içinde ilk ve en sahih olanı Kur’an’ın adlandırmasıyla İslam olduğuna göre, bunun dışındakiler birer taklitten başka bir şey değildir. Halbuki bütün taklitler ve icatlar (hevâ/bidat) kötüdür ve insana yabancıdır. Kur’an’a göre din kavramını bu açılardan betimleyen diğer yan kavramlar (hakk, hâlis, kayyım vb.) dizgesini de buraya dahil ettiğimiz zaman bütünlük tamamlanmaktadır. Bu haliyle Din, (Kur’an’ın orijinal ifadesiyle ed-dîn) insanın tabiî özü ile örtüşen gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

            Klasik Kur’an tefsirlerinde din kelimesi, bütüncül bir kavram olarak ele alınmaktan çok, kelimenin geçtiği özel kontekse göre diğer ayetlerden bağımsız olarak değerlendirilmiş ve sadece soyut bir karşılık verme şeklinde tefsir edilmiştir. Benzer yaklaşımlara din kavramının anlam alanına giren diğer kavramlarda da rastlamak mümkündür. Bu, Kur’an’ın anlatmak istediği kavramsal din değildir. Halbu ki o, dîn kelimesini alelade veya sınırlı bir takım faaliyetler için kullanılan bir kelime olmaktan çıkarmış ve hayatın her anına ve durumuna hitap eden kapsamlı ve merkezi bir kavram haline getirmiştir. Kur’an’ın öngördüğü bu durumu yakalamak için sadece dilsel çözümlemelerin yeterli olmadığı da aşikardır. Buna göre Kur’an nazarında din, insanın ne amacı ve ne de aracıdır. O, bizzat insanla var olan bir gerçekliktir.

            Yapılan incelemeler ışığında dini genel anlamda şu şekilde tanımlamak mümkündür: Din, insanın doğal yapısındaki derinliğinden (içinden) gelen yüceltme ve bağlanma duygusunun zorunlu bir şekilde yaşama yansıyarak bağlanmanın imana, yüceltmenin eyleme dönüşmesidir.

            Burada insanın esas alınması, dini onun yarattığı anlamında değil, dinin onda ortaya çıktığı ve tamamen insanî bir olgu olduğu içindir. Derinlik (iç yapı) ise, insanın doğal yapısında yer alan duygularının ve bu arada din duygusunun kaynağıdır. Din duygusu bunlar içinde en güçlü olanıdır ancak, öbür duyguları ile beraber olup onlardan bağımsız değildir. Mesela; sevgi insanın yöneldiği varlığa sımsıkı sarılma ve ona bağlanmanın en belirleyici unsurudur. Korkuyu da aynı bağlamda değerlendirmek mümkündür. Yüceltme ile kastımız, insanın kendisi dışında varlık veya varlıkları evrende en üst konumda görmesi veya görmek istemesidir. Kur’an’a göre yüceltilen bu varlık Allah’tır ve onun konumu her şeyin üstündedir, güçlüdür, kuvvetlidir, tek yaratıcıdır, koruyandır, bağışlayandır vs. O’nun dışında hiçbir şey bu şekilde yüceltilemez. Ancak insanlar yine de Allah dışında bazı göreceli varlıkları çeşitli kategorilerde, Allah kadar olmasa da, yüceltirler. Algılama bu seviyeye inse de Kur’an açısından böylesi davranışlar din olarak telakki edilebilirler. Dinin yaşama yansıması yüceltmenin bir sonucudur. Bu yüceltme çeşitli şekillerde olur. En belirgin şekli ibadetlerdir. Ancak ibadetler hayata diğer anlamlarıyla yansıyarak alan genişlemesine gider. Bu her din için farklı düzeylerde olur. Bazılarında hayatın bütününü kapsarken, bazılarında kısmen, bazılarında da çok daha düşük seviyede olur. Kur’an birinci şekli tercih etmekte, hatta bu dini ahirete yansıtmaktadır. Böylece o, iman, ibadet ve ahlakî ilkelerin oluşturduğu sistematik bütün olarak ortaya koyduğu dinin sürekli kılınmasını istemiştir. Bu suretle insan, zihinsel ve eylemsel olarak dini yaşayacaktır.

            Din, sistematik anlamda bir kurum olarak gelir. Bu genel kaideyi Kur’an’da açıkca gördüğümüz gibi, hayata sistematik bir yaklaşımla bakan ister ilahi kaynaklı, ister beşeri kaynaklı olsun bütün dinler ve yarı-dinler, daha genel bir ifadeyle bütün oluşumlar aynı şekilde ortaya çıkmaktadırlar. Ancak bu ilk çıkışın ardından onun hayata aktarılması farklı algılama ve uygulamalara konu olabilmektedir. Kur’an insanlığın tarihindeki bu öznelliğin yığınla misalleriyle doludur. Kur’an bir kez daha vurgulamıştır ki, kutsal kitaplar da dahil bütün bu oluşumlar insan unsurunun müdahalesi sonucu tahrif ile iç içe yaşmakta veya yüzyüze gelmektedir. Dinin temeli olan ve onsuz asla olunamayan bütün temel referanslar gibi Kur’an da daima safiyetini muhafaza etmek zorundadır. O, İslam dünyasında din konulu lehte ve aleyteki bütün tezlerin kaynağı olması açısından ana kaynak olmaya devam edecektir. Bu çalışma dinin sadece bu ilk safhasını konu almakta ve daha sonraki oluşumları dışarda bırakmaktadır.

            Kur’an’a göre gerçek din, insan fıtratına uygun olandır. O da; Allah'ı şartsız ve ön yargısız bir anlayışla tek ilah olarak kabul etmektir. İşte bu özel anlamıyla din (İslam), insanlığın tarihsel dini tecrübesidir, bütün peygamberlerin dinidir. Kur’an’a has özellikleri ile din, insanın yeryüzündeki varlığından kısa süre sonra ortaya çıkmış ve Hz. Muhammed’in tebliğinde son bir kez daha somut olarak ortaya konulmuştur. Bu anlamıyla dinin, insanın özüne dönmesi için yapılan bir çağrı ve bunu hem bireysel hem de toplumsal düzlemde yaşama geçirilmesi girişimi olduğunu söyleyebiliriz.

            Kaynağı açısından bu din, Allah’ın insanlara gönderdiği olgu; gayesi açısından, insanı kurtuluşa ve mutluluğa kavuşturma çabası; özellikleri açısından, inanç, amel, düşünce ve ahlak bütünlüğü ile üstün fert ve bu fertlerin oluşturduğu saygın toplumun meydana gelmesini isteyen anlam ve eylemler toplamıdır.

            Böylece din, bir kimlik yaratma girişimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur’an bunu yapıyor ve ona riayet edilerek yaşanmasını istiyor. Tarihe vurgu yaparak da o, sunduğu mesajın eklektik ve yapay olmayıp orijinal bir olgu olduğuna işaret ediyor. Buna bağlı olarak din, olup bitmiş bir olgu değil insanlığın hayat serüveni boyunca yaşamış ve kıyamete kadar varlığını devam ettirecektir. Bunun için Kur’an dini tanımlamıyor. Çünkü o, devam eden bir süreçtir, yaşanan bir olgudur, her yerde ve her zaman hayatın içinde (Burada ve Şimdi)dir.

            Dinler, sürekli insanlığa açılımlar sağlayan oluşumlardır. Gerçekten de insanlığın bugün ulaştığı seviyede dinin çok büyük rolü olduğu yadsınamaz. Evrensel açılımlarla ve yeni bir solukla ortaya çıkan Kur’an, din kavramıyla insanın varoluşunun arka planını deşifre ederek onun fiziksel varlığının ötesine geçmeye çalışmaktadır. Yine o, insanın içsel yaşamını kendine esas konu seçerek bu yaşamın daha da ilerlemesi ve olgunlaştırılması suretiyle insanın hem Tanrı hem de insanlar hatta bütün varlık alemiyle olan ilişkisini yükseltmek ve barışı egemen kılmak istemektedir. Dini insanın işi olarak ele alan Kur’an, anılan bu yaklaşımlarıyla bütün insanların yaşamlarında onurlarına yakışan manevi katkılar yapacak anlamlar bütününü sunmaktadır.