Tez Türü: Yüksek Lisans
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri (Yl) (Tezli), Türkiye
Tez Danışmanı: Salihi Akdemir
Tezin Onay Tarihi: 1992
Tezin Dili: Türkçe
Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
Özet:
Hidayet
rehberi Kur’an-ı kerim ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed’in hadislerini kaynak
alarak, İslam alimlerinin çalışmalarının da yardımıyla Tevessül ve Vesile konusunu incelemeye çalıştık. Buna göre
ulaştığımız ana sonuçları şöyle özetlemek mümkündür:
Kur’an’da
vesîle kavramı iki ayette geçer ve
bunların ikisinde de yakınlık, yakınlaşma manalarına gelir. Özellikle Maide
suresi 35. ayeti, müminlerden Allah’a yakın olabilmek için çaba sarf
etmelerini, vesileye yapışmalarını emreder. Buradaki vesîle ise ancak ve ancak salih
ameldir. Onun dışında her hangi bir mana ve tevil Kur’an’ın bütünlüğüne
aykırıdır.
Buna
rağmen vesîle hadislerin de
yardımıyla daha sonraki devirlerde geniş bir kavram halini almıştır. Bu durumda
vesîle denilince üç mana anlaşılmaktadır:
1-
Vesîle, Cennet’te yüce bir makamın adıdır. Bu Hz. Peygamber’in
hadislerinde yer almaktadır. Konumuzla sadece isim benzerliği sebebiyle
alakalıdır.
2-
İnsanın Allah’a daha yakın
olması için gereken vesîle.
Yanlış
telakkiler yüzünden bu şekildeki vesîle
anlayışı, tarih boyu toplumların bir çoğunu şirke düşürmüştür. Çünkü, İslam’dan
önce çeşitli kavimler ölümlerinden sonra peygamberler, salih kişiler,
bilginler, hatta melekleri putlaştırarak Allah’a yaklaşmak için aracı
saymışlardır. Bunun en çarpıcı örneği de putçu Cahiliye toplumudur.
Halbuki
Allah, ulaşılmaz bir varlık değildir. O, insana kendisinden daha yakındır.
Yeter ki insan, iman ve amelinde samimi, niyetinde ihlaslı olsun. Böyle bir
kulluk insanı her an Allah ile beraber olma şuuruna eriştirir. Kur’an bize bu
şekilde Allah’a yaklaşmayı tavsiye eder. Bunun ötesinde hiçbir aracı, vasıta
veya vesile kabul etmez. Zaten Kur’an her türlü aracıyı ortadan kaldırmak için
gelmiştir. Kılık değiştirerek başka şekillere bürünse de aracılar fasiddir.
Bu
bağlamda peygamberlerin durumuna gelince; onlar sadece Allah’ın emirlerini
insanlara tebliğ etmeleri nisbetinde aracıdırlar. Nihayet onlar da insandırlar.
Görevleri bitip bu dünyadan ayrılınca artık maddi varlıkları sonar erer. Ama
tebliğ ettikleri hayat tarzı devam eder. Bunu devam ettiren de müslümanların
hepsidir. Fakat özelde bu görev alimlere düşmektedir. Gerek alimler gerekse
mürşitlerin görevi de kendi ilim ve amelleri nisbetinde insanlara hakikati
göstermek, onları cehaletten ve günahdan kurtarmaktır. Bu kurtuluşa ulaşınca
alimin ve mürşidin görevi biter, ama ilim tedrisi, öğüt ve nasihat ölünceye
kadar devam eder. Büyük alim, mürşid ve salih kimseler de ölümleriyle dünyaya
ait fonksiyon ve tasarruflarını tamamlarlar. Ölümlerinden sonra onlardan
faydalanmak, sadece geride bıraktıkları ile ve güzel eserlerini devam ettirmek,
yaşadıklarını yaşamaya çalışmakla mümkündür.
3-
Duaların kabul olması için ‘Ey Rabbim, flanın hürmetine duamı kabul et,
isteğimi yerine getir, beni bağışla, bana şifa ver ...’ demek veya yardıma
muhtaç olunca, ‘Ey Rabbim, falanın
hürmetine bana yardım et ...’ demek, veyahut da bu saydıklarımızı bir
beşerden istemek, yani, ‘Ey falan yetiş,
beni kurtar, beni affet, şifa ver, rızkımı genişlet ...’ demek suretiyle
edinilen vesile. Bunun diğer adı da vesileye
yapışmak yani tevessülde bulunmaktır.
Çok
tartışmalı olan bu tür vesîle kendi
içinde şıklara ayrılır:
a.
Duada Allah’ın isimlerini ve salih ameli anarak onları vesile yapmak meşrudur.
Bunun gibi yaşayan birinden kendisine dua etmesini istemek de meşrudur. Rivayet
edilen hadislerdeki tevessül de bu şekilde cereyan etmiştir. Sahabenin
uygulaması da böyledir. Ama daha sonraki devirlerde bu tevessül yanlış
yorumlanarak mahiyeti değiştirilmiştir.
b.
“Falanın hürmetine duamı kabul et ... vs.” şeklindeki tevessülün her hangi bir
delili yoktur. Hatta kendisiyle tevessül edilen kişi sağ olsa bile durum
değişmeyecektir. Ölmüş veya gaipte olanlarsa böyle bir vesile yapılamazlar. Bir
çok yönden bu durum Kur’an’a aykırıdır. Yalnız bu meselede Hz. Peygamber’in konumu
farklıdır. Alimlerin büyük çoğunluğu Hz. Peygamber’in hürmetine dua
edilebileceğini kabul ederler. Zira onun Allah katındaki değeri hakkında
Kur’an’da kesin ayetler vardır. Ama yine de duanın en güzeli Peygamber de olsa
araya hiçbir şahsı koymadan yapılanıdır. Rasulullah @ dışındaki insanları ona
kıyas etmek yanlıştır. Her kim olursa olsun ve derecesi ne olursa olsun onlar
da bu meselede diğer ümmet gibidirler. Böyle olmaları onların ümmetin büyükleri
ve liderleri olmalarına halel getirmez.
c.
darda kalındığında yardım istemek, ancak Allah’dan olabilir. Kim olarsa olsun
ölmüş birinden yardım istemek insanı şirke kadar götürür. Gaipteki birinden
yardım istemek da böyledir. İnsanlar ölünce bütün tasarrufları kesilir ve
amelleriyle baş başa kalır. Esasında bizden önce ölmüş olan salih veya günahkar
kim olursa olsun haklarında tutulacak en güzel yol, onlar için dua etmektir.
d.
Sağ olan birinden ancak gücünün yetebileceği şeyler istenir. Hidayet, şifa ve
rızık vermek gibi yoktan var etmeye dayanan ve yüce bir kudreti gerektiren
şeyler kullardan istenemez, bu davranış açıkça şirk olur.
Gerek
mezarların başında, gerekse kutsallık atfedilen daha başka yerlerde ölüler ve
dirilerden bir şeyler istemek, onlardan medet beklemek işi cahili bir adet
olduğundan İslam bunu şiddetle yasaklar. Bilen kişilerin üzerine düşen
vazifelerden biri de bu tür yanlışların önüne geçmektir.
Bu
söylediklerimizle peygamberleri, alimleri, mürşitleri, velileri ve diğer salih
insanları küçük gördüğümüz veya onlara saygısızlık ettiğimiz anlamı
çıkarılmamalıdır. Bilakis Peygamberimiz’in @ ismi dahi anıldığında ona hürmet
etmek, Kur’an’ın tavsiyesidir. Onun için biz her zaman onun ismi anılınca ona
dua ederiz. Sahabe ve daha sonraki devir büyükleri anılınca da onları da
rahmetle anarız. Ama bu insanları sevmenin en güzel yolunun, onların bıraktığı
maddi ve manevi mirası hakkıyla korumak ve onlar gibi yaşamaya çalışmak
olduğunu kabul ederiz. Onarın her birinin İslam mirasında hakları vardır ve
Allah onlara yaptıklar ölçüsünde makamılar verecektir. Bu makamların en
büyüklerinden bir de Allah’ın izin vereceği kişilerin insanlara yapacakları
şefaattir.
Bunun
ötesinde Kur’an’ın beyanı yoktur. Bazı ayetleri tevil etmek durumu
değiştirmeyecektir. Hayli yekun tutan hadisler içinde de bir çok zayıf hatta
uydurma rivayetler vardır. Onları terk etmek gerekmektedir.
Bu
bağlamda cansız mahluk ve eşyayı vesile kabul etmek ciddiyet ve samimiyetten
uzaklaşmaktır.
Önemli
bir nokta da tevessül ve vesile konusunun nazik bir mesele olduğudur. Hiçbir
kimse kendini hakim makamında görüp farklı görüşte olanları sapıklıkla,
cehaletle suçlamamalıdır. İhtilafları ittifaka çevirmek daha güzel olduğundan
biraz hoş görü ile, amam İslam’ın ana temellerini zedelemeden çözüm yoluna
gidilmelidir. Şahıslara fikir ve düşüncelerinden ziyade Kur’an’da buluşmak
mümkündür.